16 Şubat 2012 Perşembe

amak-ı hayal 2

                                                       BİLSEYDİM...
o zaman bilseydim erkenden öleceğimi, hiç yıllarca peşinden gelir miydim? sen istemedikçe diretir, kendimi zorla sana kabul ettirir miydim? hele öldükten sonra da yaşadıklarını hissedeceğimi bilseydim, seni ilk defa görüp aşık olduğum o yoldan, "ne güzel kız" der geçerdim. "benim olmalı..."diye geçirmezdim içimden... cesaretimi toplamaya çalıştığım onca günden sonra gelmezdim yanına... seni bir kerecik daha görmek için yollarını beklemezdim... daha tanımadan, sadece bir gülüşünle sevmezdim seni. ya da severdim... severdim de yine de gelmezdim; gelmemeliydim...

                                                            - II-

istanbul'da hayat delice akıyordu. ablalarımla işe başlayalı birkaç ay olmuştu. patronumuz vartan bey ermeniydi,  beni çok severdi. o zamanlar da böyle neşeliydim ben. hep gülerdim. elimde olmayan bir işve vardı hareketlerimde. ablalarım ne kadar somurtuyorsa ben o kadar gülerdim... sadece patronun değil herkesin gönlünü kazanmıştım. küçücük boyumla fabrikada oradan oraya koşturur, elimden geleni yapardım. fabrikadan çıkınca direk eve giderdik. annem aksi halde öldüresiye azarlardı. şaka değil, ölsem şu an derdim... nasıl da bulurdu o kadar söyleyecek sözü? üç kızı birden işe gönderince evin tüm yükü ondaydı, babamın çapkınlığıyla da baş etmek hiç kolay olmuyordu onun için. her şeyine katlanıyor, her şeye rağmen seviyordu babamı. tek alışkanlığı karı kız da değildi üstelik... içkiyi abartmasa da sigarayı ciddi anlamda çok içiyordu. ağzında sigaraların biri sönmeden onun ateşiyle diğerini yakardı. evdeki o sigara kokusu mu beni de alıştırdı sigaraya; sanırım öyle... evde hiçbir iş bana düşmezdi. annem ve ablalarım her şeyi yapıyorlardı. benimse ne dantelaya ne nakışa ilgim vardı. annem söylenirdi buna da çeyizsiz evleneceğimi söyleyerek. halbuki ablalarımın sandıkları çoktan hazırdı, benimkiyse yarıya gelmişti bile. bazen ablamla yarışa örgü örerdik, beni öyle heveslendirmeye çalışırlardı. ama ben ablamın örgüsüyle kendiminkini değiştirirdim o öne geçtikçe. ablam anlayana kadar da ben bitirirdim elimdekini.
aylar nasıl geçti bilemeden, aklıma ne köy hatıralarım ne sait gelmeden yaşayıp gidiyordum. ablalarımın ikisi de üç ay arayla nişanlanmışlardı. çok bekletilmezdi bizde kızlar, düğün hazırlıkları hızlanmıştı evde tarih kesin olmasa da.

fabrikaya gitmek için dolmuşa binmemiz gerekiyordu.zaten gittiğim tek yerde fabrikaydı. istanbul'a geleli aylar olmasına rağmen işyeri ile ev arasında mekik dokumuş, hiçbir yere gitmemiştim daha. ama yine de her şey bizim köydekinden o kadar farklıydı ki, burada saatler başka türlü işliyordu, insanlar başka bir karmaşanın içindeydi... akşam başımı yastığıma koyduğumda köydeki gibi huzurlu, sakin hatta fazla sakin hissetmiyordum ama yine de daha mutluydum. yattığımda düşünecek bir sürü şey vardı çünkü. uyuyamasam da önemli değildi, kendimi köyde olmadığım kadar "hayatta" hissediyordum, "yaşıyor" hissediyordum; ben de bu karmaşanın bir parçasıydım köydeki büyük boşluğa nazaran... orada ne kadar yaşasam da kimse bilmezdi... sait beni ya sever ya sevmezdi... ama burada fabrikada beni seven, bakışlarını yakaladığım en az üç kişi vardı. üstelik fabrikanın karşısındaki bürodan da veysel diye biri yoluma çıkıp duruyordu. aslında ben de boş değildim ona karşı. ama ablalarımdan korkuma hep kaçıyordum. sonra veysel'i bir gün göremez oldum. artık işe gelmiyordu. o günden sonra geceleri düşündüğüm, düşünürken kalbimi sıkıştıran tek şey veysel'in yokluğu oldu. yüzüne daha bir kere bile doğru düzgün bakamamıştım halbuki...zaman geçti, veysel'in zaten pek bilmediğim yüzü hafızamdan iyice silinmeye başladı.
     o dönemde ablalarım daha çok düğün telaşıyla alışverişe çıkıp beni eve yalnız göndermeye başladılar. fabrikadan birkaç arkadaşım vardı. ablalarımın  izin alıp işten erken çıktığı bir gün arkadaşlarımla şakalaşarak dolmuşlara doğru yüyürken yanıma genç bir çocuk yaklaştı. bu, çocuğu ilk görüşüm değildi. bindiğimiz dolmuşta, geçtiğimiz yollarda bize doğru bakarken hep görüyordum onu. hatta zeynep ablama bir keresinde " bu çocuk sana bakıp duruyor, benden söylemesi." demiştim de enişteme söyleyeceğimden korkup azarlamştı beni sıkı tembihlerle. şimdi karşımda görünce "kesin ablama söyleyeyim diye yalnız yakalamışken konuşmak istedi" diye düşündüm. "konuşabilir miyiz?" dedi. bir şey söylemeden arkadaşlarımdan uzaklaştım.dolmuşlara yaklaşmıştık, dolmuşa binmek için bir duvar boyunca yürümek gerekiyordu. beraber yürümeye başladık. çok heyecanlıydı. sol elini sımsıkı sağ göğsünün üzerine yapıştırmıştı.
"beni hatırladınız mı bilmiyorum, sik sık karşılaşıyoruz." dedi.
"evet"dedim.
"ismim ali." dedi. sadece "hmmm"deyip kafamı salladım.
"sizinki de suna, değil mi?" dedi. şaşırmıştım. benim bile adımı öğrenmiş, demek ablamla epey ilgili, diye düşündüğüm sırada sağ göğsündeki elini çekip ceketinin altında sakladığı gül ve maktubu çıkarıp bana doğru uzattı.
"ne için bunlar?" dedim.
"lütfen..."dedi uzatırken. "heyecandan konuşamıyorum, okuyunca anlarsınız."dedi. ben sadece elindekilere bakıyordum o bana iç acıtan bir şekilde bakarken. şaşırmış, hala olayı idrak edememiştim. o kısacık saniyelerde benim için olduğu yine aklıma gelmemişti, ablama vermemi istiyodur diye düşünmüştüm. sonra da elime tutuşturup hızla geldiğimiz yöne doğru uzaklaştı. ben de elimde gülle gezmekten utanarak hemen ikisini de çantama koyup eve döndüm. zeyneple asya daha dönmemişlerdi. mektubu okumak istiyordum ablamın kızacak olmsına aldırmadan. çünkü o muhtelemen hiç açmadan atacaktı. ama annemin de o gün beni diziin dibinden ayırmayacağı tutmuştu. bulaşıkları beraber yıkamamızı, sofrayı beraber kurmamızı, yemeği beraber yapmamızı isteyip duruyordu."ablaların üç beş aya gidecek, öğren artık." diyordu.bense mektubu düşünerek içten içe seviniyordum, haklı çıkmıştım; çocuk gerçekten ablamı seviyordu... ablam nişanlıydı, evlenecekti, bu gelince aklıma çocuk için üzüldüm."neydi adı... ali... üzgünüm ali! başka baharlara artık..."diye geçirdim içimden. akşam zil çalınca koşarak gidip açtım kapıyı. zeynep'i görünce hemen "sana mektup var, anneme söylemedim. çantamda." dedim hemn. ablam şaşırdı."ne mektubu?" diye sordu."işte o çocuk vardı ya hep görüyordul; sana bakıyo demiştim de inanamamıştın hani..." ablam "saçmalama suna!"dedi. "ver bakalım şu maktubu." deyip hemen odaya soktu beni. ben de çıkarıp verdim mektubu ve ben de görebileyim yazılanları diye yanına iyice sokuldum. beyaz kağıdın başında ismimi görünceyse...kafamdan aşağı kaynar sular döküldü..."suna'm, sultanım..." diye başlıyordu mektup.ablam bana baktı, ben kağıttan gözümü ayıramıyordum. kağıdı elinden çekip aldım ve bir anda paramparça ettim. ablamın kahkahları arasında ölecekmiş gibi hissederek, kulaklarım uğuldayarak kafamı yastığın altına gömdüm ve tüm gece iki ablamın benimle dalga geçmelerine sebep olduğu için "Ali midir nedir  " ondan da nefret ettim.


nerden bilebilirdim ki?...
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder