kaçan tüm zamanlara, yiten tüm fırsatlara inat; tüm geç kalmalara inat... işte, mutluyum...
zamanla alıp veremediğim çok şey olduğunu yazılarımı okuyan herkes anlar. ama ne yapabilirim ki... o da bana inat her şeyimi geçe bırakıyor. beklediğim şey bana geliyor da asla "zaman"ında olmuyor. önce bir güzel süründürüyor. uzun kulaklarını çıkarıp şeytan mızrağıyla içime içime dürtüyor önce. "sabret, belki de olur istediğin " diyor "belki"lere vurgu yaparak. içimdeki kelebekleri huysuzca kıpırdatıyor çoğu zaman. ama sağ olsun - istemesem de oluyor zaten- kin tutmuyor.
sevgili arkadaşım zaman,
seninle bundan sonra iyi anlaşalım, ne dersin?
sen bana istediklerimi zamanında yapabilmem için fırsat sun, kendini emrime amade et...
ben de sen geldiğinde sana teslim olayım.
evet, bir çeşit kölelik anlaşması işte. sen benim ben senin; birbirimizin kölesi olacağız .
sonunda sen kazanacaksın tabi ki , biliyorum.
ama ben eşit şartlarda bir yarış talep ediyorum bana sunulan ömürde.
beraber güzel şeyler yapabiliriz.
ne dersin? :)
hayallerini pandora'nın kutusuna at...
11 Eylül 2013 Çarşamba
5 Ağustos 2013 Pazartesi
BAYRAM
bir baba... bulup buluşturup sevip seviştirip takıp takıştırıp çocuklarını mutlu görebilmek için tutup minik ellerinden çıkmış çarşıya. ne ala... sevinecek yavruları. parlak pabuçlarını baş uçlarına koyup sabah kınalı ellerini yıkadıktan sonra giyecekler neşeyle. fırlayıp sokağa en renkli şekerleri toplayıp yarıştıracaklar sonra kiminki fazlaysa. daha kaç bayram böyle sevinecekler ki "ah o eski bayramlar..." demeden.
bir baba... milyonların içinden sadece biri. tutup ellerinden çocuklarını çıkar çarşıya. her hafta şans oyunu oynar mıydı, umut eder miydi kaç milyonda bir ihtimal de olsa ona çıkacağını büyük ikramiyenin, bilmem. ama tam da o gün... milyonlarca babadan ona vurdu atılan kurşun. kim bilir ne düşünüyordu. kızına aldığı elbisenin ne kadar yakıştığını mı, oğlunu istediği formaya parasını denkleştirebileceğini mi? evdeki eşine de ufak bir şey almayı mı? ya da aslında kötü bir babaydı da o gün kefaret mi ödüyordu şansa, bilmem.
bir baba... tam da bayram öncesi çocuklarına bayram alışverişi yaparken Suriye'den gelen kurşunla vuruldu ve öldü. ve çocukları için artık "ah o eski bayramlar" diyecekleri bir şey kalmadı. artık her bayram "acı" demek çünkü. az önce aldıkları parlak pabuçlar kana bulandı.
ve kelimeler bitti.
bir baba... milyonların içinden sadece biri. tutup ellerinden çocuklarını çıkar çarşıya. her hafta şans oyunu oynar mıydı, umut eder miydi kaç milyonda bir ihtimal de olsa ona çıkacağını büyük ikramiyenin, bilmem. ama tam da o gün... milyonlarca babadan ona vurdu atılan kurşun. kim bilir ne düşünüyordu. kızına aldığı elbisenin ne kadar yakıştığını mı, oğlunu istediği formaya parasını denkleştirebileceğini mi? evdeki eşine de ufak bir şey almayı mı? ya da aslında kötü bir babaydı da o gün kefaret mi ödüyordu şansa, bilmem.
bir baba... tam da bayram öncesi çocuklarına bayram alışverişi yaparken Suriye'den gelen kurşunla vuruldu ve öldü. ve çocukları için artık "ah o eski bayramlar" diyecekleri bir şey kalmadı. artık her bayram "acı" demek çünkü. az önce aldıkları parlak pabuçlar kana bulandı.
ve kelimeler bitti.
27 Temmuz 2013 Cumartesi
VE..
ve gün gelir sebepsiz biter her şey -zaten sebepsiz başlamıştı demeyiz de bitişler hep sebepsizdir nedense-
ve yollar biter... ve selam vermek düşer bazen bir sese.
ve düşer yapraklar... doğa en çıplak haliyle hazırlanır soğuğa.
ve kavuşur her sabah gün güneşe... ve takvimlerden bir yaprak daha eksilir sinsice.
ve yüz aynayla kavuşur yine... en çirkin, en güzel, en geç, en yaşlı ... o bilir.
ve klozetle kavuşur kutsal kıçımız... en bozuk, en sağlam, en temiz, en edepli... o bilir.
ve işte sokaklar... her sabah topukladığın, eskittiğin... kaç adım sonra tramvayda kaç durak sonra işindesin? o bilir.
ve işte saat akşama kavuşur yine, kurnaz ya...
"sevin" der "insanoğlu!"
"işin bitti, evine git. ya da gez toz. ne yaparsan yap ama beni geçir."
ve insan her yıl yeni yaşına kavuşur, güzeeel.
ve sever , sevilir; aşka kavuşur. güzeeeel.
okur, gezer, bilir, ilerler... hayallerine kavuşur. güzeeeel.
canı ister, sevdiğinin kollarına kavuşur, canı ister arkadaş omzuna.
ve başı yastıkla buluşur her gece hafifçe.
ve rüyasına kavuşur iyi, kötü, güzel, kabus... o bilir.
ve Ataç'a inat sayfa "ve"lerle buluşur. güzeeeel.
ve akıl işte. düşünceyle kavuşur. iyi, kötü o bilir.
ve göz, zihnin aradığıyla kavuşur. bozuk değilse ne ala...
ve ne ararsan ara yarım kalır bir şeyler. boşaaaaaa.
ve bir ömür geçer... iyi, kötü, erdemli, dirayetli, sevili, kıymetli... o bilir.
ve insan sonunda neye kavuşur? O bilir...
ve yollar biter... ve selam vermek düşer bazen bir sese.
ve düşer yapraklar... doğa en çıplak haliyle hazırlanır soğuğa.
ve kavuşur her sabah gün güneşe... ve takvimlerden bir yaprak daha eksilir sinsice.
ve yüz aynayla kavuşur yine... en çirkin, en güzel, en geç, en yaşlı ... o bilir.
ve klozetle kavuşur kutsal kıçımız... en bozuk, en sağlam, en temiz, en edepli... o bilir.
ve işte sokaklar... her sabah topukladığın, eskittiğin... kaç adım sonra tramvayda kaç durak sonra işindesin? o bilir.
ve işte saat akşama kavuşur yine, kurnaz ya...
"sevin" der "insanoğlu!"
"işin bitti, evine git. ya da gez toz. ne yaparsan yap ama beni geçir."
ve insan her yıl yeni yaşına kavuşur, güzeeel.
ve sever , sevilir; aşka kavuşur. güzeeeel.
okur, gezer, bilir, ilerler... hayallerine kavuşur. güzeeeel.
canı ister, sevdiğinin kollarına kavuşur, canı ister arkadaş omzuna.
ve başı yastıkla buluşur her gece hafifçe.
ve rüyasına kavuşur iyi, kötü, güzel, kabus... o bilir.
ve Ataç'a inat sayfa "ve"lerle buluşur. güzeeeel.
ve akıl işte. düşünceyle kavuşur. iyi, kötü o bilir.
ve göz, zihnin aradığıyla kavuşur. bozuk değilse ne ala...
ve ne ararsan ara yarım kalır bir şeyler. boşaaaaaa.
ve bir ömür geçer... iyi, kötü, erdemli, dirayetli, sevili, kıymetli... o bilir.
ve insan sonunda neye kavuşur? O bilir...
8 Nisan 2013 Pazartesi
BİLMEM...
ah bir bilebilsem her şeyi... bilmediğim hiçbir şey kalmasa şu dünyada... kimse için değil, caka için değil... sadece bilmek için...
2 Mart 2013 Cumartesi
VE TREN KAÇAR...
her sabah aynı telaşla çıkıyorum evden. ve her seferinde aynı şeyi düşünüyorum. saat 7.02'de geçen metroya yetişebilmek neden bu kadar telaşlandırıyor beni ? 6.55'te çıksam rahaaat rahat yetişebilirim ama ben her sabah bir bakıyorum ki 7.00 olmuş ve evden fırlama pozisyonundayım... eğer yetişirsem ucu ucuna... o kadar mutlu oluyorum ki. nefes nefese kendimi vagona attığımda kazandığım küçük zaferimle övünüyorum içten içe. ama ya kaçırırsam???
"ya kaçırırsam" diye yol boyu koşarken ne rastladığım insanlara, ne yoldaki kediciklere, ne gökyüzünün sabaha dönük yüzüne odaklanabiliyorum. kafamda tek bir düşünce : "treni kaçırmamalıyım." çoğu zaman kaçırmıyorum... zor da olsa yetişiyorum. ama tam ben turnikeden geçerken kapanırsa gitmek için trenin kapıları... ağzımın kenarına bir "tüh!" yerleştirip burkuluyorum... ne garip, diye düşünüyorum işte o zaman -tıpkı sadece kaybettiğimizde farkına vardığımız şeyler gibi- . üzülmeye değmez aslında, nasılsa 5 dakika sonra bir sonraki tren... ama yeniliyorsun ya... gerçekle yüzleştiriyor ya seni... işte hayat bu aslında, diyorum. trene yetişmek gibi. hep bir koşturmaca, bir telaş... "zaman" kavramının ciddi anlamda boyut değiştirdiğine inandığım şu zamanlarda kaçan trenlerimiz kaç yüzlerce acaba? ama hep bir sonraki treni beklemek var ya en azından işin ucunda... umut veriyor işte... hayat gibi tıpkı. kaçan trenlere üzülmeye vaktimiz yok aslında. hemen gelecek olana sevinmek gerek... bekledikçe daha konforlu, daha renkli, daha şıkır şıkır trenler gelir mi bilemem ama şu hayattan gittiğimde en özleyeceğim şeylerden biri -saçma gelebilir belki ama- bir trene yetişme telaşı olacak. trenin dışı ayrı, içi ayrı bir dünya. ve benim bu dünyada en sevdiğim olduğunu fark ettiğim deyim işte bu : TRENİ KAÇIRMAK.
varsın olsun. kaçsın tüm kötü trenler. ben en güzel treni bekliyorum. şöyle en renklisinden, en güzelinden. morlar olsun içinde, ben de severim moru herkes gibi. ve herkes gibi olmayı seviyorum. trende açayım müziğimi son ses ve bir filmin içine gireyim direk. kafamdan dinlediğim müziklere klipler çekeyim; yabancı şarkıları türkçesinden anlamaya çalışayım... insanların aklından geçenleri, nerelere gittiklerini, ne okuduklarını merak edeyim... okudukları gazetede gözüme ilişen haberi okumaya çalışayım... ayaktaysam biri insin işte bu durakta, tam da başında durduğum olsun inen. oturuyorsam ihtiyar ya da hamile binmesin yorgunsam bir de... vicdanıma sövdürmesin bana... binenler, inenler, tekrar binenler ve inenler... yahya kemal vapura benzetmişti ya ... şimdi aklıma geldi. severim de. bu tren de bir tünele girer ve belki bir daha çıkamaz kim bilir? trenler geçer, trenler değişir, insanlar değişir, yollar değişir, yıllar değişir... asırlar değişir hatta... ve sen den bir iz, küçücük bir iz bile kalmamışken bu dünyada... trenler kaçar, trenler kaçar...
"ya kaçırırsam" diye yol boyu koşarken ne rastladığım insanlara, ne yoldaki kediciklere, ne gökyüzünün sabaha dönük yüzüne odaklanabiliyorum. kafamda tek bir düşünce : "treni kaçırmamalıyım." çoğu zaman kaçırmıyorum... zor da olsa yetişiyorum. ama tam ben turnikeden geçerken kapanırsa gitmek için trenin kapıları... ağzımın kenarına bir "tüh!" yerleştirip burkuluyorum... ne garip, diye düşünüyorum işte o zaman -tıpkı sadece kaybettiğimizde farkına vardığımız şeyler gibi- . üzülmeye değmez aslında, nasılsa 5 dakika sonra bir sonraki tren... ama yeniliyorsun ya... gerçekle yüzleştiriyor ya seni... işte hayat bu aslında, diyorum. trene yetişmek gibi. hep bir koşturmaca, bir telaş... "zaman" kavramının ciddi anlamda boyut değiştirdiğine inandığım şu zamanlarda kaçan trenlerimiz kaç yüzlerce acaba? ama hep bir sonraki treni beklemek var ya en azından işin ucunda... umut veriyor işte... hayat gibi tıpkı. kaçan trenlere üzülmeye vaktimiz yok aslında. hemen gelecek olana sevinmek gerek... bekledikçe daha konforlu, daha renkli, daha şıkır şıkır trenler gelir mi bilemem ama şu hayattan gittiğimde en özleyeceğim şeylerden biri -saçma gelebilir belki ama- bir trene yetişme telaşı olacak. trenin dışı ayrı, içi ayrı bir dünya. ve benim bu dünyada en sevdiğim olduğunu fark ettiğim deyim işte bu : TRENİ KAÇIRMAK.
varsın olsun. kaçsın tüm kötü trenler. ben en güzel treni bekliyorum. şöyle en renklisinden, en güzelinden. morlar olsun içinde, ben de severim moru herkes gibi. ve herkes gibi olmayı seviyorum. trende açayım müziğimi son ses ve bir filmin içine gireyim direk. kafamdan dinlediğim müziklere klipler çekeyim; yabancı şarkıları türkçesinden anlamaya çalışayım... insanların aklından geçenleri, nerelere gittiklerini, ne okuduklarını merak edeyim... okudukları gazetede gözüme ilişen haberi okumaya çalışayım... ayaktaysam biri insin işte bu durakta, tam da başında durduğum olsun inen. oturuyorsam ihtiyar ya da hamile binmesin yorgunsam bir de... vicdanıma sövdürmesin bana... binenler, inenler, tekrar binenler ve inenler... yahya kemal vapura benzetmişti ya ... şimdi aklıma geldi. severim de. bu tren de bir tünele girer ve belki bir daha çıkamaz kim bilir? trenler geçer, trenler değişir, insanlar değişir, yollar değişir, yıllar değişir... asırlar değişir hatta... ve sen den bir iz, küçücük bir iz bile kalmamışken bu dünyada... trenler kaçar, trenler kaçar...
26 Kasım 2012 Pazartesi
saflık....
hayat bu... sen ne kadar temiz kalmak için, yara almamak, değişmemek için, hep sevmek, sevginle gurur duymak için, hep saflık için çabalasan da... hatta çabalamasan, o senin kişiliğin olsa sen istemeden bir saflık abidesi olsan da... bu kirli dünyada senin de saflığına gölge düşürecek şeyler var demek ki geç anlasan da... şaşırma artık içinde daha önce tanımadığın kin duygusunu duyduğunda. birini kıskanıp içinden kötü olmasını dilediğinde kendini tanımamazlık etme. aslında düşünmediğin şeyleri sırf karşındakini kırmamak için söylediğini sanma. acizliğin o senin. hep temiz gördüğün, saf bildiğin kalbin aslında kötülüklere gebe...
ve sen... ne kadar çabalarsan çabala hayatta yenik düşülecek şeyler var ne olsa. ürksen de tanımasan da sensin aynada gördüğün. baktığın ayna değil sırları döküşüp eskiyen... taaa için o senin. zamana yenilen, bocalamaya gelemeyen, ne istediğini bilmeyen, seninle bir çocuk gibi oynayan kalbin... korkma, bu sensin ! ve sen de herkes gibisin... sonun yakındır ...
23 Ekim 2012 Salı
AMAK I HAYAL 4
- BİLSEYDİM-
"ilk abinden duymuştum öleceğimi. askerdim oysa, senden zaten aylardır uzaktaydım. askeri hastanede benden aldıkları örnekleri abinin çalıştığı üniversitenin pataloji bölümüne göndermişler, çıkması iki haftayı bulur demişlerdi. içimi kemirdi, dayanamadım. tanıdık sokarsan araya sonuçları çabuk alırsın dediler, abini aradım. hastaneye geldi ya aynı gün , bir şey demedi. ben de sormadım gerçi. ikimiz de yutkunmanın verdiği zorlukla birbirimize bakarak oturduk sadece o hastane odasında. sonra beni taburcu ettiler... umutlanmıştım. bir şey dememişlerdi çünkü hastaneden de. öyle ya olsaydı gerçekten bir şeyim, söylerlerdi, değil mi... annenlere gittim sonra. herkesin gözünden bir hüzün perdesi geçiyordu bana değdiğinde gözleri. kuşkulanmıştım ya , ne kadar kötü bilmiyordum. yemek masasına oturttular beni. abin havadan sudan konuşmaya başladı önce. sonra asıl söylemek istediklerine geldi sıra. ama hibir vakit o açık açık söylemedi, ben de açık açık sormadım. çünkü aklımda sadce tek şey vardı; bana bir şey olursa sen ve oğlumuz ne yapacaktı ??? bilseydim size böyle acıları yaşatacağımı... içimden geçen buydu sadece. ama bilemezdim ve kader bana gerçekten acımasız davranıyordu. zaman ise su gibi akıyordu bana, hayata, nefes almaya inat. aldığım her nefes bana zamanımın dolduğunu hatırlatıyordu. bazen nefesimi uzun uzun tutuyordum belki üç beş nefes fazla yaşarım diye... üç beş nefes demek sen demektin çünkü... daha yirmi dördündeydin... nasıl kıyardım sana, incitmeye deli gibi korktuğum, canını her şeyden sakındığım sana
, sultanıma en büyük acıları nasıl yaşatırdım acımasızca..."
bayram yaklaştı. abim tatilini geçirmek için geldi yanıma. seni yad ettik uzun uzadıya. tüm gün seni anlattırdım ona. içim acısa, yansa, paramparça olsa da her defasında, senin adının geçtiği cümleler kurdurdum ona. her cümlenin başında söylesin senin ismini istedim. bir zamanlar var olduğunu, aklımın yerinde olduğunu, hayatımın bir döneminde- en mutlu döneminde- seninle birlikte olduğumu başkalrının ağzından senin adını duyarak hatırlamak istedim. ismin bir cümleye özne olduğuna göre, vardın sen... ne kadar uzak olsa da o yıllar şimdi bana... biz bir cümlenin öznesiydik bir zaman, emin oldum buna. ve anlattı abim :
"beni aradı bir gün. dersten yeni çıkmıştım. telefon var dediler, gittim; oydu. pataloji bölümüne gittim söylediği sonucu almaya. içimde hiçbir hissiyat yoktu. girdim, oturdum doktorun karşısındaki koltuğa. görmemiştik birbirimizi ama tanıdık olmaya da gerek yoktu zaten. hastanın adını sordu, söyledim. yüzünde bir şaşkınlıkla sordu neyi olduğumu. iki aylık ömrü olduğunu söyledi sonra. şimdi filmlerde ne zaman duysam o an gelir aklıma. yalan değil, böyle bir sahne var gerçekten... hakikaten birilerine söyleniyor bu laf ne kadar avangart gelse de insana... şaşırmıştım. kalbim deli gibi atmıştı. doktor çocuğu olup olmadığını sordu ; 'var' , dedim 'dört yaşında.' zihinim donmuştu. benim küücük kardeşimin o muhteşem karakterdeki kocası mıydı gerçekten bahsettiği hasta ? ayaklarım bitap bir halde çıktım odadan. hastaneye, onun yanına gidecektim, söz vermiştim. vermiştim ya, nasıl, ne yapacaktım ? hastaneye gittim sonra nasıl geçtiğini anlamadığım bir buçuk saatin sonunda. 'iki ay', ' kanser', dört yaşında' ... kelimeler dolanıyordu kafamda. isyan etmek istiyor, edemiyordum. doktorun yanına gidip durumu izah ettim önce. doktor hastaya söylenmesi gerektiğini düşün se de yalvarıp kendim söylemeyi istedim. çıkıp odasına doğru giderken beş tane asker gördüm, hemşirelerden birine onun adını soruyorlardı. hemen yanlarına gittim ve kendimi tanıttım. onu nasıl sevip ne kadar meraklandıkları yüzlerinden okunuyordu. 'askerler komutanlarını sevmez çoğunlukla , neden o kadar seviyorsunuz onu? ' diye sordum. birbirlerine baktılar. 'o bizim için komutan değil ki... o buz gibi soğuk havalarda ellerimizi avucunun içine alıp ovuşturan bir baba bizim için. yanımozda olmayan ailemizin yerine biz onu koyuyoruz. ' dediler. dudaklarım titredi, gözlerim doldu, içim acıdı. 'ailenizi kaybediyorsunuz.'dedim içimden ama dilim söyleyemedi. askerler girip gördü önce sonra ben girdim yanına.benden bir haber bekliyordu gözleri ya dili arıp sormuyordu benim dilimin varıp söyleyemediğim gibi... az sonra doktor geldi. planladığımız gibi taburcu ettiler ve ben gereken açıklamayı yapacaktım eve gittik.telefon açıp söylemiştim evdekilere. yüzlerinden okunuyordu her ne kadar belli etmeyin desem de... iki ay sonra ölecek birine bakar gibi bakıyorlardı ona tam da... o sakindi. tutuktu biraz, kafası doluydu belli ki ama bir şey demeden yapması erkenleri yapıyordu. banyoya girip uzun süre çıkmadı önce. sonra masya otururken bacağını zorluyor gibiydi. şimdi hastalık daha net görünüyordu hepimizin gözüne. sanki doktor söylemeseydi de bugün anlayacaktık halinden onun... öyle değildi oysa. henüz yirmi yedi yaşındaydı. bunu düşününce konuya girmek için "sen kaç yaşındaydıni ali?' diye sordum. 'yirmi yedi.'dedi. .'yeni girdim.' gözlerimin içine baktı. bana cesaret vermek istiyordu, belliydi. ' yaa, hayat böyle... zamansız oluyor bazen her şey, n'apacaksın... kader...'dedim. durdu iki dakika önündeki tabağa boş gözlerle bakarak.'kendime üzülmüyorum da, oğlumla karım ne olacak?..' dedi içimi yakıp geçen bir ses tonuyla. masadakiler o zamana kadar zorla tuttukları hıçkırıkları salıvermişlerdi artık. hayat durmuştu. dünyada yaşanabilecek en acı hatıralardan biri yaşanıyordu o an o masada. gencecik bir kadının kocası, küçük br yavrucağın babası bitmiş bir halde kim bilir belki ölümünü, belki cenazesini kimlerin taşıyacağını, belki çocuğuna kimin sahip çıkacağını , belki de karısının bu yükü nasıl taşıyacağını düşünüyordu. zaten sonrası hızlı gelişti. tezkersini aldı ve senin yanına koştu vakit kaybetmeden ."
evet, vakit kaybetmeden benim yanıma koşmuştun. kapıyı açıp seni karşımda görünce nasıl da sevinmiştim. üzeriden asker üniforması vardı. postallarını açmak için eğilememiştin. ben çözmüştüm bağcıklarını ama neyin var diye sormak gelmemişti aklıma mutluluktan... sen gelmiştin, oğlumuz ayaklarımızın altında dolanıyordu, biz birbirimizi hasretle kucaklıyorduk... yaşadığımız en mutlu anlardan değil miydi? "n'olur hep böyle mutlu olalım, allah bozmasın!" demiştim içimden. bilmiyordum son mutlu anlarım olduğunu. senin o kapıdan son girişin olduğunu bilemezdim ...
"ilk abinden duymuştum öleceğimi. askerdim oysa, senden zaten aylardır uzaktaydım. askeri hastanede benden aldıkları örnekleri abinin çalıştığı üniversitenin pataloji bölümüne göndermişler, çıkması iki haftayı bulur demişlerdi. içimi kemirdi, dayanamadım. tanıdık sokarsan araya sonuçları çabuk alırsın dediler, abini aradım. hastaneye geldi ya aynı gün , bir şey demedi. ben de sormadım gerçi. ikimiz de yutkunmanın verdiği zorlukla birbirimize bakarak oturduk sadece o hastane odasında. sonra beni taburcu ettiler... umutlanmıştım. bir şey dememişlerdi çünkü hastaneden de. öyle ya olsaydı gerçekten bir şeyim, söylerlerdi, değil mi... annenlere gittim sonra. herkesin gözünden bir hüzün perdesi geçiyordu bana değdiğinde gözleri. kuşkulanmıştım ya , ne kadar kötü bilmiyordum. yemek masasına oturttular beni. abin havadan sudan konuşmaya başladı önce. sonra asıl söylemek istediklerine geldi sıra. ama hibir vakit o açık açık söylemedi, ben de açık açık sormadım. çünkü aklımda sadce tek şey vardı; bana bir şey olursa sen ve oğlumuz ne yapacaktı ??? bilseydim size böyle acıları yaşatacağımı... içimden geçen buydu sadece. ama bilemezdim ve kader bana gerçekten acımasız davranıyordu. zaman ise su gibi akıyordu bana, hayata, nefes almaya inat. aldığım her nefes bana zamanımın dolduğunu hatırlatıyordu. bazen nefesimi uzun uzun tutuyordum belki üç beş nefes fazla yaşarım diye... üç beş nefes demek sen demektin çünkü... daha yirmi dördündeydin... nasıl kıyardım sana, incitmeye deli gibi korktuğum, canını her şeyden sakındığım sana
, sultanıma en büyük acıları nasıl yaşatırdım acımasızca..."
bayram yaklaştı. abim tatilini geçirmek için geldi yanıma. seni yad ettik uzun uzadıya. tüm gün seni anlattırdım ona. içim acısa, yansa, paramparça olsa da her defasında, senin adının geçtiği cümleler kurdurdum ona. her cümlenin başında söylesin senin ismini istedim. bir zamanlar var olduğunu, aklımın yerinde olduğunu, hayatımın bir döneminde- en mutlu döneminde- seninle birlikte olduğumu başkalrının ağzından senin adını duyarak hatırlamak istedim. ismin bir cümleye özne olduğuna göre, vardın sen... ne kadar uzak olsa da o yıllar şimdi bana... biz bir cümlenin öznesiydik bir zaman, emin oldum buna. ve anlattı abim :
"beni aradı bir gün. dersten yeni çıkmıştım. telefon var dediler, gittim; oydu. pataloji bölümüne gittim söylediği sonucu almaya. içimde hiçbir hissiyat yoktu. girdim, oturdum doktorun karşısındaki koltuğa. görmemiştik birbirimizi ama tanıdık olmaya da gerek yoktu zaten. hastanın adını sordu, söyledim. yüzünde bir şaşkınlıkla sordu neyi olduğumu. iki aylık ömrü olduğunu söyledi sonra. şimdi filmlerde ne zaman duysam o an gelir aklıma. yalan değil, böyle bir sahne var gerçekten... hakikaten birilerine söyleniyor bu laf ne kadar avangart gelse de insana... şaşırmıştım. kalbim deli gibi atmıştı. doktor çocuğu olup olmadığını sordu ; 'var' , dedim 'dört yaşında.' zihinim donmuştu. benim küücük kardeşimin o muhteşem karakterdeki kocası mıydı gerçekten bahsettiği hasta ? ayaklarım bitap bir halde çıktım odadan. hastaneye, onun yanına gidecektim, söz vermiştim. vermiştim ya, nasıl, ne yapacaktım ? hastaneye gittim sonra nasıl geçtiğini anlamadığım bir buçuk saatin sonunda. 'iki ay', ' kanser', dört yaşında' ... kelimeler dolanıyordu kafamda. isyan etmek istiyor, edemiyordum. doktorun yanına gidip durumu izah ettim önce. doktor hastaya söylenmesi gerektiğini düşün se de yalvarıp kendim söylemeyi istedim. çıkıp odasına doğru giderken beş tane asker gördüm, hemşirelerden birine onun adını soruyorlardı. hemen yanlarına gittim ve kendimi tanıttım. onu nasıl sevip ne kadar meraklandıkları yüzlerinden okunuyordu. 'askerler komutanlarını sevmez çoğunlukla , neden o kadar seviyorsunuz onu? ' diye sordum. birbirlerine baktılar. 'o bizim için komutan değil ki... o buz gibi soğuk havalarda ellerimizi avucunun içine alıp ovuşturan bir baba bizim için. yanımozda olmayan ailemizin yerine biz onu koyuyoruz. ' dediler. dudaklarım titredi, gözlerim doldu, içim acıdı. 'ailenizi kaybediyorsunuz.'dedim içimden ama dilim söyleyemedi. askerler girip gördü önce sonra ben girdim yanına.benden bir haber bekliyordu gözleri ya dili arıp sormuyordu benim dilimin varıp söyleyemediğim gibi... az sonra doktor geldi. planladığımız gibi taburcu ettiler ve ben gereken açıklamayı yapacaktım eve gittik.telefon açıp söylemiştim evdekilere. yüzlerinden okunuyordu her ne kadar belli etmeyin desem de... iki ay sonra ölecek birine bakar gibi bakıyorlardı ona tam da... o sakindi. tutuktu biraz, kafası doluydu belli ki ama bir şey demeden yapması erkenleri yapıyordu. banyoya girip uzun süre çıkmadı önce. sonra masya otururken bacağını zorluyor gibiydi. şimdi hastalık daha net görünüyordu hepimizin gözüne. sanki doktor söylemeseydi de bugün anlayacaktık halinden onun... öyle değildi oysa. henüz yirmi yedi yaşındaydı. bunu düşününce konuya girmek için "sen kaç yaşındaydıni ali?' diye sordum. 'yirmi yedi.'dedi. .'yeni girdim.' gözlerimin içine baktı. bana cesaret vermek istiyordu, belliydi. ' yaa, hayat böyle... zamansız oluyor bazen her şey, n'apacaksın... kader...'dedim. durdu iki dakika önündeki tabağa boş gözlerle bakarak.'kendime üzülmüyorum da, oğlumla karım ne olacak?..' dedi içimi yakıp geçen bir ses tonuyla. masadakiler o zamana kadar zorla tuttukları hıçkırıkları salıvermişlerdi artık. hayat durmuştu. dünyada yaşanabilecek en acı hatıralardan biri yaşanıyordu o an o masada. gencecik bir kadının kocası, küçük br yavrucağın babası bitmiş bir halde kim bilir belki ölümünü, belki cenazesini kimlerin taşıyacağını, belki çocuğuna kimin sahip çıkacağını , belki de karısının bu yükü nasıl taşıyacağını düşünüyordu. zaten sonrası hızlı gelişti. tezkersini aldı ve senin yanına koştu vakit kaybetmeden ."
evet, vakit kaybetmeden benim yanıma koşmuştun. kapıyı açıp seni karşımda görünce nasıl da sevinmiştim. üzeriden asker üniforması vardı. postallarını açmak için eğilememiştin. ben çözmüştüm bağcıklarını ama neyin var diye sormak gelmemişti aklıma mutluluktan... sen gelmiştin, oğlumuz ayaklarımızın altında dolanıyordu, biz birbirimizi hasretle kucaklıyorduk... yaşadığımız en mutlu anlardan değil miydi? "n'olur hep böyle mutlu olalım, allah bozmasın!" demiştim içimden. bilmiyordum son mutlu anlarım olduğunu. senin o kapıdan son girişin olduğunu bilemezdim ...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
