26 Kasım 2012 Pazartesi

saflık....

zamansız yiten bir hayatın ardından bocalamak ne kadar doğalsa zamanın yitişine dair düşülen bocalama da o kadar doğal değil mi aslında? büyümek, yaşlanmak, sevgilerde çırpınmak, para kazanma telaşına düşüp kendini unutmak... neden sonra dönüp aynada baktığın yüzde senden olmayan bir şeyler bulmak... evet... sensin bakan ama gördüğün bir şeyler var sanki farklı olan. gözlerin mi eskisi kadar canlı bakmıyor hayata, yoksa seni yoran bir şey mi var... incindiğinde fark etmediğin, unutulup gitti sandığın yaralar mı senin tanıyamadığın bu bakışlar?

hayat bu... sen ne kadar temiz kalmak için, yara almamak, değişmemek için, hep sevmek, sevginle gurur duymak için, hep saflık için çabalasan da... hatta çabalamasan, o senin kişiliğin olsa sen istemeden bir saflık abidesi olsan da... bu kirli dünyada senin de saflığına gölge düşürecek şeyler var demek ki geç anlasan da... şaşırma artık içinde daha önce tanımadığın kin duygusunu duyduğunda. birini kıskanıp içinden kötü olmasını dilediğinde kendini tanımamazlık etme. aslında düşünmediğin şeyleri sırf karşındakini kırmamak için söylediğini sanma. acizliğin o senin. hep temiz gördüğün, saf bildiğin kalbin aslında kötülüklere gebe...

 
ve sen... ne kadar çabalarsan çabala hayatta yenik düşülecek şeyler var ne olsa. ürksen de tanımasan da sensin aynada gördüğün. baktığın ayna değil sırları döküşüp eskiyen... taaa için o senin. zamana yenilen, bocalamaya gelemeyen, ne istediğini bilmeyen, seninle bir çocuk gibi oynayan kalbin... korkma, bu sensin ! ve sen de herkes gibisin... sonun yakındır ...

23 Ekim 2012 Salı

AMAK I HAYAL 4

                                                                  - BİLSEYDİM-


"ilk abinden duymuştum öleceğimi. askerdim oysa, senden zaten aylardır uzaktaydım. askeri hastanede benden aldıkları örnekleri abinin çalıştığı üniversitenin pataloji bölümüne göndermişler, çıkması iki haftayı bulur demişlerdi. içimi kemirdi, dayanamadım. tanıdık sokarsan araya sonuçları çabuk alırsın dediler, abini aradım. hastaneye geldi ya aynı gün , bir şey demedi. ben de sormadım gerçi. ikimiz de yutkunmanın verdiği zorlukla birbirimize bakarak oturduk sadece o hastane odasında. sonra beni taburcu ettiler... umutlanmıştım. bir şey dememişlerdi çünkü hastaneden de. öyle ya olsaydı gerçekten bir şeyim, söylerlerdi, değil mi... annenlere gittim sonra. herkesin gözünden bir hüzün perdesi geçiyordu bana değdiğinde gözleri. kuşkulanmıştım ya , ne kadar kötü bilmiyordum. yemek masasına oturttular beni. abin havadan sudan konuşmaya başladı önce. sonra asıl söylemek istediklerine geldi sıra. ama hibir vakit o açık açık söylemedi, ben de açık açık sormadım. çünkü aklımda sadce tek şey vardı; bana bir şey olursa sen ve oğlumuz ne yapacaktı ??? bilseydim size böyle acıları yaşatacağımı... içimden geçen buydu sadece. ama bilemezdim ve kader bana gerçekten acımasız davranıyordu. zaman ise su gibi akıyordu bana, hayata, nefes almaya inat. aldığım her nefes bana zamanımın dolduğunu hatırlatıyordu. bazen nefesimi uzun uzun tutuyordum belki üç beş nefes fazla yaşarım diye... üç beş nefes demek sen demektin çünkü... daha yirmi dördündeydin... nasıl kıyardım sana, incitmeye deli gibi korktuğum, canını her şeyden sakındığım sana
, sultanıma en büyük acıları nasıl yaşatırdım acımasızca..."


bayram yaklaştı. abim tatilini geçirmek için geldi yanıma. seni yad ettik uzun uzadıya. tüm gün seni anlattırdım ona. içim acısa, yansa, paramparça olsa da her defasında, senin adının geçtiği cümleler kurdurdum ona. her cümlenin başında söylesin senin ismini istedim. bir zamanlar var olduğunu, aklımın yerinde olduğunu, hayatımın bir döneminde- en mutlu döneminde- seninle birlikte olduğumu başkalrının ağzından senin adını duyarak hatırlamak istedim. ismin bir cümleye özne olduğuna göre, vardın sen... ne kadar uzak olsa da o yıllar şimdi bana... biz bir cümlenin öznesiydik bir zaman, emin oldum buna. ve anlattı abim :
"beni aradı bir gün. dersten yeni çıkmıştım. telefon var dediler, gittim; oydu. pataloji bölümüne gittim söylediği sonucu almaya. içimde hiçbir hissiyat yoktu. girdim, oturdum doktorun karşısındaki koltuğa. görmemiştik birbirimizi ama tanıdık olmaya da gerek yoktu zaten. hastanın adını sordu, söyledim. yüzünde bir şaşkınlıkla sordu neyi olduğumu. iki aylık ömrü olduğunu söyledi sonra. şimdi filmlerde ne zaman duysam o an gelir aklıma. yalan değil, böyle bir sahne var gerçekten... hakikaten birilerine söyleniyor bu laf ne kadar avangart gelse de insana... şaşırmıştım. kalbim deli gibi atmıştı. doktor çocuğu olup olmadığını sordu ; 'var' , dedim 'dört yaşında.' zihinim donmuştu. benim küücük kardeşimin o muhteşem karakterdeki kocası mıydı gerçekten bahsettiği hasta ? ayaklarım bitap bir halde çıktım odadan. hastaneye, onun yanına gidecektim, söz vermiştim. vermiştim ya, nasıl, ne yapacaktım ? hastaneye gittim sonra nasıl geçtiğini anlamadığım bir buçuk saatin sonunda. 'iki ay', ' kanser', dört yaşında' ... kelimeler dolanıyordu kafamda. isyan etmek istiyor, edemiyordum. doktorun yanına gidip durumu izah ettim önce. doktor hastaya söylenmesi gerektiğini düşün se de yalvarıp kendim söylemeyi istedim. çıkıp odasına doğru giderken beş tane asker gördüm, hemşirelerden birine onun adını soruyorlardı. hemen yanlarına gittim ve kendimi tanıttım. onu nasıl sevip ne kadar meraklandıkları yüzlerinden okunuyordu. 'askerler komutanlarını sevmez çoğunlukla , neden o kadar seviyorsunuz onu? ' diye sordum. birbirlerine baktılar. 'o bizim için komutan değil ki... o buz gibi soğuk havalarda ellerimizi avucunun içine alıp ovuşturan  bir baba bizim için. yanımozda olmayan ailemizin yerine biz onu koyuyoruz. ' dediler. dudaklarım titredi, gözlerim doldu, içim acıdı. 'ailenizi kaybediyorsunuz.'dedim içimden ama dilim söyleyemedi. askerler girip gördü önce sonra ben girdim yanına.benden bir haber bekliyordu gözleri ya dili arıp sormuyordu benim dilimin varıp söyleyemediğim gibi... az sonra doktor geldi. planladığımız gibi taburcu ettiler ve ben gereken açıklamayı yapacaktım eve gittik.telefon açıp söylemiştim evdekilere. yüzlerinden okunuyordu her ne kadar belli etmeyin desem de... iki ay sonra ölecek birine bakar gibi bakıyorlardı ona tam da... o sakindi. tutuktu biraz, kafası doluydu belli ki ama bir şey demeden yapması erkenleri yapıyordu. banyoya girip uzun süre çıkmadı önce. sonra masya otururken bacağını zorluyor gibiydi. şimdi hastalık daha net görünüyordu hepimizin gözüne. sanki doktor söylemeseydi de bugün anlayacaktık halinden onun... öyle değildi oysa. henüz yirmi yedi yaşındaydı. bunu düşününce konuya girmek için "sen kaç yaşındaydıni ali?' diye sordum. 'yirmi yedi.'dedi. .'yeni girdim.' gözlerimin içine baktı. bana cesaret vermek istiyordu, belliydi. ' yaa, hayat böyle... zamansız oluyor bazen her şey, n'apacaksın... kader...'dedim. durdu iki dakika önündeki tabağa boş gözlerle bakarak.'kendime üzülmüyorum da, oğlumla karım ne olacak?..' dedi içimi yakıp geçen bir ses tonuyla. masadakiler o zamana kadar zorla tuttukları hıçkırıkları salıvermişlerdi artık. hayat durmuştu. dünyada yaşanabilecek en acı hatıralardan biri yaşanıyordu o an o masada. gencecik bir kadının kocası, küçük br yavrucağın babası bitmiş bir halde kim bilir belki ölümünü, belki cenazesini kimlerin taşıyacağını, belki çocuğuna kimin sahip çıkacağını , belki de karısının bu yükü nasıl taşıyacağını düşünüyordu. zaten sonrası hızlı gelişti. tezkersini aldı ve senin yanına koştu vakit kaybetmeden ."

evet, vakit kaybetmeden benim yanıma koşmuştun. kapıyı açıp seni karşımda görünce nasıl da sevinmiştim. üzeriden asker üniforması vardı. postallarını açmak için eğilememiştin. ben çözmüştüm bağcıklarını ama neyin var diye sormak gelmemişti aklıma mutluluktan... sen gelmiştin, oğlumuz ayaklarımızın altında dolanıyordu, biz birbirimizi hasretle kucaklıyorduk... yaşadığımız en mutlu anlardan değil miydi? "n'olur hep böyle mutlu olalım, allah bozmasın!" demiştim içimden. bilmiyordum son mutlu anlarım olduğunu. senin o kapıdan son girişin olduğunu bilemezdim ...

26 Eylül 2012 Çarşamba

YUNAN EDEBİYATI 1

bilinen en eski uygarlıklardan birisi yunan uygarlığı. yanıbaşımızdaki hani şu "bildiğimiz" yunanlıların bunca güçlü bir edebiyata sahip olmaları beni hep şaşırtmıştır. yakıştıramamışımdır nedense... ama her devirde yaşayan büyük isimlerini yadsınamaz şekilde taktire şayan bulurum kesinlikle. bizim öz edebiyatımıza tesir etmiş değildir yunan edebiyatı. başlangıcında uzağızdır çünkü orta asya türkleri olarak. sonra ise sahip olmuşsak da yunan topraklarına, çoktan kabul ettiğimiz tek tanrılı dine uymayan yapısını kabullenemeyiz yunan edebiyatının. halbuki her bilgi yarışmasında çıkar karşımıza "yunan edebiyatında savaş, ışık, aşk, güzellik vs vs tanrısı kimdir?" diye.

tabi çok tanrı söylencelerinden oluşmaz sadece yunan edebiyatı. bir kere bilinen masal, efsane gibi söylencelerin yanında HOMEROS 'u yetiştirir bize bugün için. m.ö. 9. yüzyılda yetişmiş olan destan şairi Homeros ile başlar işte bilinen tarihte edebiyat. tarihçi Heredot , kesin olmamakla birlikte Homeros'un izmir'de doğduğunu ve iyonya çevresinde yaşadığını kabul eder. bizim aşık veyselimiz gibi kör ve ihtiyar bir şair olduğu söylenir.


Homeros'on bilinen iki destanı İlias (İlyada) ve Odysseia sadece Yunan edebiyatının değil, dünya edebiyatının da önemli yapı taşlarından olan "epos" larındandır.Fakat öz vatanı olan Yunanistan'da özellikle yunan kültürürünün yapı taşını oluşturan bu destanlar edebi değerlerinin yanında kültürel hazine olma değeri taşımaktadırlar. "ilk" olmanın yadsınamaz bir gerçekliği vardır bence bunda. milattan öncesine dayanan eserlerin elimize geçen ilk örnekleri bahsettiğimiz bu yapıtlar. ki bunlar destan, yani sözlü edebiyat ürünü. fakat her şeye rağmen geçen zamanın değişmeyen, değişmeyecek kabullerine ve insani değerlerine  dokunan bu yapıtlar yunanlıların da en değer verdikleri ahlaki ve didaktik ögeleri çocuklara öğretmelerinde faydalı olmaktadır. - bunu söylerken keşke biz de orhon yazıtlarına gereken önemi verip içeriğini her türk çocuğuna işletebilsek demekten kendimi alamıyorum. çünkü orhon yazıtları ilyada veya odesa gibi bir kurmacadan değil, yaşamış, gerçek atalarımızın deneyimlerinden en güzel kalıntı değil mi?-

10 Eylül 2012 Pazartesi

"mucize" diye bir şey yok!

kim demiş mucizeler olur diye? madem oluyor neden biz hep duyuyoruz da hiçbir mucizeye tanık olamıyoruz? evet; varlık, insan, evren bir mucize olabilir görmesini bilene ama hani insanın hayatında onu bir kerecik bulacak mucizelerden biri benim ille de beklediğim.
nasıl ki adalet diye bir şey yoksa bu dünyada, eşitlik diye bir şey yoksa... aynen öyle mucize de yok hatta onlardan daha fazla... gerçi eğer senin mucizen başkasının adaletli seçiminin önüne geçmen demekse... ve hatta sen o mucizeyle mutsuz olabileceksen... olmaması, mucizenin yokluğu daha mı iyi olur acaba?
ille her şeyi hak etmek mi gerekli yani bu dünyada? buna da inanılmaz ya şu şartlar altında, başka çaresi olmayana umut kapısı mı var sanki başka?
ellerimde olmayan bir hayali mucizeler umarak beklemekti belki de benim aczime neden olan. içim temiz ya hani, deli gibi severim ya insanları sırf insanlar diye... hani kimse hakkında kötü düşünmem, kimsenin benim hakkımda kötü düşünebileceğine inanmam ya mizacım gereği... hani kovayım ya deli gibi şefkat duygusu aşılanmış olan her bir hücresine... mucize diye bir şey varsa benden başka kimi bulabilirdi ki hani hak ediyorum ya... ben buyum ya hani buyum işte... baktığında gördüğünden fazlası değil buyum ya işte... ne bir eksik, ne bir fazla....
mucize diye bir şey yok... her şey gerektiği gibi ve gerektiği kadar var sadece. heybemizi boş umutlar ve mucizelerle doldurmak yerine gerçekleri görmek en güzeli her şeyin. zaman her şeyin ilacı mı bilemem. ama şu an gerçekleşmeyen mucizeme iyi bir ilaç gerekli. zaman kadar acımasız olmayan ve bana zaman gerektirmeyecek bir ilaç olsa ne iyi olurdu...
bugün gerçekleşmeyen, gerçekleşemeyen, gerçek olmayan mucizelere içelim..."düş"üncemizken "düş"ümüz olan her şeye...
belki... başka bahara.

4 Eylül 2012 Salı

santay için :)


                                                                          

İnsan insanın kadrini bilmezmiş meğer
Birimiz gülsek, ağlıyor onumuz
Bizden kara değilmiş geceler
Bari karanlık olmasaydı sonumuz
                                Ümit Yaşar Oğuzcan

ne güzel yazarsın sen değerli Oğuzcan!

"bari karanlık olmasaydı sonumuz" değil mi ya...  insan çabalamak ister. doğasında vardır bu. başarmak, çırpınmak, yaşamak ister- anne karnından itibaren daha-. çünkü bu çırpınışın ucunda bir "şey" vardır. "yokluk" insana göre değildir, "var" a inanmak ister insan hep bu nedenden. karanlık bir kuyudaysa var olan ışığa ulaşmak için , bir gizemi çözüyorsa ipin ucunu bulmak için, kördüğüm bir aşktaysa izleri de kalsa ilk haline döndürmek için, okuyorsa bitirmek için, arıyorsa bulmak için, yürüyorsa ulaşmak için çabalar insan.
ama yaşarken ölmek için çabalanır mı hiç?
bir bataklığa mı battık? kurtulmak için daha da çabalarız ışığı kaybetmemek uğruna. feri sönerse çünkü dünyanın, bittiğinin resmidir artık. yaşamak da bunun gibi... çırpınıp dururken hayat batağında, dünyaya ışığımızı saçmak isteriz.  ne yalan ! ışığını saçanlar yitip gitmemiş, hep varlarmış gibi...
pervane ile mumun hikayesidir beni tasavvufta en çok etkileyen... ışığa aşkın hikayesidir yani. pervane böceği ışığa aşıktır , mum da ışıktır ya... pervane sevdiğinin etrafında döner durur ya kavuşmak için ışığına... deli sevdalıdır ya pervane mumun ışığına; kavuşmak için can atar ya sevdalısına... yaklaştıkça sevdiğine canı yansa, kanatları acısa da sevdiğine  kavuşmak için sonunda kapaklanır ya sevdiğinin ışığına... o zaman anlar hani aslında ışık değil, ateştir sevdiği... yakar, kavurur, kül eder pervaneyi. sevseydi ışık da pervaneyi yakar mıydı onu hiç tam kavuştuğu anda? mum bedendir ya o ışığa; pervaneden sonra kahrolur ruhunun onu yakmasına. ruhu yanarken o da acı çekmektedir aslında. ve mumun kaderi de kendi gözyaşlarının içinde boğulmaktır ya sonunda...
bizim ışığımız cennet ise eğer ve ona ulaşmak için çabalıyorsak ya yanarsak biz de pervane misali... pervane yanarken mutlu muydu acaba mumun ışığında? mum pervane için mi ağlıyordu hikayede yoksa onun da sevdiği, özlemini çektiği başka bir şey mi vardı?rüzgar mıydı acaba? öyle ya, rüzgarla o da kavuşamazdı, rüzgar gelirse o sönerdi...yağmur muydu yoksa? "sevdadandır" deyip göz  yummalı mı böyle kavuşmalara?çünkü öyle ya,
bazı kavuşmalar hüsranla biter ve seven her zaman daha çok acı çeker klişesi en doğrularındandır ya hayatın ...

oğuzcan, belli ki hayat yolunun sonunda bir ışık olduğuna kuvvetle inananlardan değildi. halbuki dedim ya,insan inanmak ister... karanlıkta binlerce yıl kalsak da uğruna canımızı verbilecek bir ışık  ümidi her şeyi çok daha güzel yapmaz mı? karanlığı gösteren, ışığı da gösterir bize değil mi?

o halde ışığa aşık olmaya varım ben delice... uğrunda acı da olsa, yanıp kül olmak da çabalamak var insanın doğasında...

sevgiler...






10 Ağustos 2012 Cuma

AMAK-I HAYAL 3

                                                               -BİLSEYDİM-
"Eğer böyle zamansızca, amansızca çekip gidebilecek kadar kötü olduğumu bilseydim çirkin yüzüme aynada uzun uzun bakar, "yapma!" derdim... "sevme!" kaçardım, uçardım, yok olurdum... fersahlarca uzaklardan özlemim göğsümü patlatıp deli  gibi uçmak istese de kapatırdım kafesini kalp kuşumun... -tıpkı şimdi yaptığım gibi-"

                                                                      -III-
gereksiz isimler, zamirler,ünvanlar olmasın anlatacaklarımın bundan sonrasında. "O"nun ve "BEN"im hikayemiz olsun bu yalnızca. sonradan bir "o" daha girer hayatımıza ;" O"ndan bir "o"...
şimdi geçmişe dönüp baktığımda anlattıklarımı yaşadığıma ben bile inanamıyorum...başkasının anılarına sahibim, başkasının acısına tanık oldum ve unuttum sanki sonrasında...ama ne yapsam, ne kadar unutsam da yüreğimdeki bu sıkışıklık peşimi bırakmıyor. "O" her aklıma gelişinde kaşlarım çatılıyor, kalbimin atışı hızlanıyor, ağzıma acı bir tat geliyor da boğazımdaki düğümü aşıp aşağı inemiyor... ne olduğunuu anlamadığım bir duygu...kızginlık?evet... acı?evet... sevgi?evet... nefret?evet... ne bu tam olarak? şimdi durup dururken bunları düşünmenin manası ne? bunca yıldan sonra kavuşma zamanı yaklaştığı için mi kalbim kanatlanıp uçmak istiyor ona? ya ben ona kavuştuğumda ne yapacağım? ne diyeceğim? her şeyi biliyor mu olacak? her şeye rağmen beni mi bekliyor olacak? yoksa... ya bana nefret dolu gözlerle bakar ve "nasıl..."lı sorular sorarsa... ama o beni bırakıp gitmedi mi hiçbir şey söylemeden...acımadan... sormadan...konuşmadan...
taş gibi... buz gibi... hiç olmamış gibi...hiç sevmemiş gibi... aklımı alıp gitmedi mi? ne derim ona? aklımı kaçırıyorum sanırım... ben bunları yaşamış olamam, o ben değildim... o mezarın içine ben atlamadım, hastanede elini ben tutmadım, oğlumuz mezarının başında seni sorarken onu bile tanımayan ben değildim...
zihnim bulanık evet, ama yapamam, kabul edemem, kendime yenilirim... şahısları karıştırdığımın farkındayım, çünkü sen hiçbir zaman "o" olmadın ki hayatımda..."SEN" sin sen. ben sana yaslandım onca zaman, yokluğunda bile. öyleyse nasıl yaparım, nasıl başkalarına senden herhengi biriymişsin gibi"o" diye bahsederim? bu senin ve benim, bizim hikayemiz. senin, benim ve oğlumuzun... şimdş bir "o" var hayatımda ama "o"sen değilsin, olamazsın.sen "sen"sin, benim "sen"imsin.
kalbimdeki, aklımdaki seni yerine dosdoğru oturtmadan zihnimdeki bulanıklık gitmeyecek... yıllar sonra bugün tekrar "o"na yanlışlıkla "sen"in adınla seslendim. bir perde geçti onun gözlerinden, benimse kalbime senin gözlerin saplandı.ona değil, sana mahcup oldum... ona nasıl "sen" derim yanlışlıkla da olsa... ilk kez böyle düşündüm. ama ona belli etmedim, kahkahalarla güldüm üstünü örtmek için, affet beni...
sahi, duyuyor musun beni? ama dur, söyleme...eğer duyuyorsan, görüyorsan, biliyorsan tüm yaptıklarımı... nasıl gelirim yanına? nasıl bakarım yüzüne? nasıl tutarım elini? ellerin... makarnayı bile yapamayıp yakmayı becermişken mutfaktan içeriye bakıp ellerimden kapmıştın kaynar tencereyi de ellerin haşlanmıştı ben yanmayayım diye...tutamamıştım elini günlerce... yüzün çirinceydi ama ellerin... o kadar şefkatli dokunurdu, o kadar narin narin bakardı ki ellerin bana...hep sıcaktı,hep öyle kalacak sanırdım. herkes gitse hayatımdan, dünya başıma da yıkılsa ellerin bana yeterdi. elini tutmak yüreğimi hafifletirdi. ama gittiğin gün ellerin de gitti. gitmez, beni bırakmaz sandım ama beni tanımadı bile. taştı, buzdu...cansızdı... bak, bunları söylerken sana yemeği yaktım yine.korkuyorum yanan tencereye elimi uzatmaya...ellerin yardıma gelmeyecek,artık öğrendim bunu senden sonra onlarca kez tecrübe ettikten sonra...

23 Temmuz 2012 Pazartesi

"ONE LİTER OF TEARS"

aya için dua ile...
   Bu ara ilklerden gidiyorum. İlk kez bir japon dizisi izliyorum ve her bölümünde ağlıyorum. muhtemelen uzak doğu sinema severlerin büyük çoğunluğu seyretmiştir bu diziyi. çünkü dizi 2005 yapımı. son zamanlarda kötü geçen sınavım beni depresyona soktuğundan olsa gerek ağlamaya bahane arayan biri olduğumdan , tam dram havasındaydım. önce beni ağlatacak bir film aradım ama kafama göre bir film bulamadım.-bu arada sizlerden gelecek fikirlere açığım bu konuda- tesadüfen bu diziyi gördüm. yorumlarda her yerde "filmin adı 'bir litre gözyaşı' olsa da siz on litre ağlarsınız" yazıyordu. izlemeye başladım ve daha ilk bölümde gözlerim dolmaya, boğazım düğümlenmeye başladı.
     Çaresiz bir hastalığın yavaş ve sinsi ilerleyişini işleyen bu dramada baş kahraman henüz on beş yaşında bir çocuk olunca durum bana göre bir kat daha dramatik oldu. Başta koşup oynayabilen, her istediğini yapabilen evin "iyi kızı" olan Aya'nın zamanla yürüyememesi, konuşamaması... o değişim baştan ber verildiği için sanki gerçekten tanıdığım biriymi hissini verip daha da üzüyor beni... Zaten Aya, gerçekten yaşamış, bu hastalığa yakalanmış ve 1988'de ölmüş gerçek bir kişilik. yani dram gerçek bir olayı anlatıyor.
    "çare" ne güzel bir kelimeymiş ve "çare-siz" olmak, hiçbir şey yaamamak, teslim olmak ne acı bir durummuş bir kez daha anladım. Allah sevdiklerimize ve bizlere "çaresiz" acılar yaşatmasın...








     SEVGİYLE...

21 Temmuz 2012 Cumartesi

"Eski Tas"


"Eski Tas" son zamanlarda takip ettiğim blog. içi o kadar dolu ki beni boş şeylerle uğraştığım için kötü hissettiriyor :( bir edebiyatçı olamasam da edebiyat üzerine aldığım o bomboş eğitime bahane bulmak istemiyorum aslında... insan istese neler yapmaz değil mi? son yedi aydır KPSS kabusu ile yaşayıp güzel bir dersle yüzüme bıçak gibi çarpan o sorularla uyanıp sağıma soluma baktığım o kısacık an... "ne yapıyorum"diye düşündüm. sadece söylemeyi biliyorum okumayı, yazmayı, araştırmayı seviyorum; öğrenmeyi seviyorum diyorum da oturup akşamlara kadar yabancı diziler izlemekle mi öğreniyorum... sinema en büyük keyfim ama ... önümde öğrenmem, bilmem gereken onca şey dururken neden kendimi bu daracık çerçeveye sıkıştırıyorum? sisteme sövüyorum bazen... beni alsalar neler yaparım diyorum da lafta mı diyorum kendime ben bile güvenemiyorum.
zaman deli gibi akıp gidiyor. önümdeki koca gelecekten bahsetmeye korkuyorum. "an"ı yaşmayı seviyorum.ne geçmişi ne geleceği kendime dert ediyorum...ama  bari şu anı doğru yaşayabilsem...

evet, değerli blog sahibi!

bana bunları hissettirdiğin için teşekkür ederim... içimdeki kıvılcım alev almaya başladı sanırım:) yakında iyi işler yapacağım, hissediyorum :)

sevgiler...

31 Mayıs 2012 Perşembe

NEVER ENDİNG STORY

Never, never ending story :) :)


         Konusu basit olsa da çok eğlenceli, hiç sıkılmadan izlediğim bir film oldu... hele hele müziklerine tam anlamıyla bayıldım. seçilen şarkıların hepsi birbirinden güzeldi ama burada direk şarkıları paylaşmaktansa izleyip film esnasında şarkıları içselleştirmenizi tavsiye edrim :)
 geleceğe dair planlar yaparken bir geleceğinin olamayacağını öğrenen iki hasta insan sevgili olursa neler olur? şimdiye kadar izlediğimiz filmlerde hep ya esas kız ya da esas oğlan hasta olur bizi gözyaşlarına boğardı.. ama şimdi ikisi de aynı dertten muzdaip iki insanın trajikomik hikayesini izleyeceğiz. çünkü çiftimiz normal çiftlerden biraz farklı şeylerle uğraşmak zorunda kalacaklar- kefen seçmek gibi-

umarım severek izlersiniz..
 



4 Mayıs 2012 Cuma

  "TAARE ZAMEEN PAR" - HER ÇOCUK ÖZELDİR-

Benim için çok geç bir keşif oldu bu film ama zamanlaması yine de çok güzeldi bana gelmesinin... şimdiye kadar izlediğim tek hint filmi "slumdog millionare" idi ama ona çok "hint filmi" gözüyle bakmamıştım. ön yargılarım vardı galiba bu filmlere karşı; çok duymama rağmen , çok takipçisi olmasına rağmen ben pek oralı olmadım.... taa ki bu muhteşem filmle tanışana kadar...

film türkçe'ye "her çocuk özeldir" diye çevrilmiş ama ingilizce'de "yerdeki yıldızlar" gibi bi anlamı var. (2007 yapımı)film hakkında düşündüklerimi söylemeden önce uyarayım, film yaklaşık üç saat sürüyor :) ilk defa bu kadar uzun bir film izledim ama hiç sıkılmadım... çünkü benim için kesinlikle bir vakit kaybı değildi...

film, özel bir çocuk olan ishaan hakkında.bireysel farklılıklardan habersiz bir öğretmenler topluluğu, hiçbir hatayı kabullenmeyen disiplinli bir okul, büyük çocuklarının aksine her şeyde başarısız olan oğullarının durumunu kabullenemeyen bir aile ve bunların altında ezildikçe ezilen, ufaldıkça ufalan aslında hayat dolu ama gittikçe içine kapanan bir çocuk...

film başlı başına zaten çok güzel ama hele de benim gibi bir öğretmen veya eğitimci adayı iseniz ve hala bu filmi izlememişseniz emin olun çok şey öğreneceksiniz bu filmden. izlerken göz yaşlarınızı tutamayacaksınız ama ne için ağladığınıza şaşıracaksınız...
her zamanki gibi film hakkında çok detay vermiyorum ama izlemeyenler noooooluuur izlesin  ilk fırsatta :)










10 Nisan 2012 Salı

"MONK"

OBSESİF-KOMPÜLSİF BİR DEDEKTİFİN ŞEKER Mİ ŞEKER MACERALARINI İZLEMELİSİNİZ:) GÜLMEK GARANTİDİR...
dizi yayımlanıp biteli yıllar oldu aslında. izleyenleriniz varsa eğer neden şimdi bu diziden bahsetme gereği duyduğumu açıklayayım önce. okuduğum bir habere göre adrian monk'un maceraları film olarak seyirci ile buluşacakmış yakın bir zamanda. ben de bu haberi okuyunca o tatlı insan -adrian monk- aklıma geldi ve anmak istedim. dizi 2002 yılından 2009'a kadar sekiz sezon boyunca bizlerle buluştu. ben son sezonunda tanıyabildim monk'u ama sezonlar bittikten sonra izlemek daha keyif verici oluyor tabi ki... yalnız dizi eski olduğundan görüntü kalitesi çok iyi değildi videoların ve bazı bölümleri bulamamıştım ama yine de çok ama çok ama çooook keyifle izlediğim dizilerin başını çekebilecek bir dizidir kendisi :)

biraz hatırlayalım. adrian monk, karısının öldürülmesinin ardından obsesif kompulsif  kişiliğe bürünmüş bir polistir ve hayata tamamen kendini kapatmıştır. buna rağmen inanılmaz dikkati ve olayları olmadık ipuçlarından çözebilme kapasitesi ile polislere bazı durumları çözebilmeleri için yardım eden bir dedektif olmuştur. çünkü çözemediği tek dava karısının davasıdır ve amacı karısının ölümünün ardındaki gerçeği gün yüzüne çıkarmaktır. çok sevdiği mesleğine dönmek istese bile monk'u "monk" yapan aşırı takıntılı halleri mesleğini icra etmesine izin vermez ve mesleğine dönüşünü kabul etmesini istediği heyet tarafından hep geri çevrilir.

monk, standartların çok üstünde oyunculuk sergileyen karakterleri, kaliteli esprileri, her bölümde çözülmeyi bekleyen ilginç olayları ama en önemlisi en sevimli haliyle "adrian" ı içinde barındıran mükemmel bir dizi. hazır filmi de çekilecekmiş; eğer izlemediyseniz hala, cidden tavsiye edilir :)



 ben adrian monk'u biraz gregory house'a benzetiyorum. yani aslında karakter olarak hiç benzemiyorlar ama yine de ikisi de karakteristik özellikleri sayesinde beni ekrana kilitledikleri için ve hem monk'a hayat veren Tony_Shalhoub hem de house'a hayat veren Hugh Laurie oyunculukları ile beni kendilerine hayran bıraktıkları için iki diziyi de keyifle izledim ve bu iki dizinin yeri başkadır bende. ( bu arada house son sezonda , mayısta bitecekmiş ona da ayrıca üzgünüm. )


7 Nisan 2012 Cumartesi

ROOFTOP PRİNCE

20 BÖLÜMLÜK ÇOK ŞEKER BİR KORE DİZİSİ...

 Daha çiçeği burnunda bir dizi ama her bölümü su ana kadar çok eğlenceli ve güzeldi. bundan sonra da böyle olacağına eminim. baş roldeki MİCKY YOOCHUN adlı şahsiyeti "sungkyungwan scandal" adlı dizide izlemiştim ilk kez. orada da Joseon kıyafetleri giyiyordu ama bu dizi ile tabi ki arada çok fark var...

dizide iki ayrı zamanda yaşayan karakterleri görüyoruz ve joseon'dan günümüz seul'üne düşen veliaht prens ile yaverlerinin çok komik tecrübelerine tanık oluyoruz. özellikle beşinci bölümde cidden epey eğlendim... e aşk var mı derseniz, bence çok da güzel gelişen bir aşk hikayesi de barındırıyor.bugünün seul'üne gelen veliaht  prens böylelikle Joseon'da da kendini asıl hak edenin kim olduğunu anlayacak ve ilerleyen bölümlerde cidden ilginç şeyler olacak gibi duruyor, başlamayanlara duyrulur :)   başroldeki kızımız HAN Jİ MİN ise işleri epey ilerletmiş gibi duruyor. daha yeni "padam padam" ı bitirmişti. demek ki epey tutuluyor şu sıralar kore'de, bu dizide de gördüğümüze göre ;) sevimli kız... bakalım neler olacak , hep beraber görelim.

                                           



3 Nisan 2012 Salı

THE MAN FROM NOWHEWRE- WON BİN


YOKSA HALA İZLEMEDİNİZ Mİ?

won bin'in mükemmel oyunculuğunun yanına ufaklığınki eklenince ortaya bir şaheser çıkmış bana göre.

evet, çok fazla konu yok ama mükemmel bir aksiyon var ve işledikleri karakterler gerçekten çok iyi. eğer aksiyon sevmem diyenlerden iseniz bir kere daha düşünün ve eğer vaktiniz de bolsa mutlaka izleyin derim...

filmlerin konusu hakkında çok ayrıntı vermek yerine sadece beğendiğim filmleri önermeyi tercih ediyorum çünkü ben bir filmin konusunu hiç bilmeden izleyip beğendiğimde çok daha fazla tatmin oluyorum. umarım sizler için de aynı şe geçerlidir. çünkü film tanıtımı imiş gibi başlayıp sadece fikrimi söyleyip yazıyı bitirdiğimde  kafamda bir "acaba" kalıyor. bu yüzden bloğuma yolu düşüp de önereceğim filmleri izlemek isteyecek arkadaşlara şimdiden açıklamak istedim. sinema en büyük tutkularımdan. film zevkime güveniyorum. ilerleyen zamanlarda daha bol vaktimin olduğu dönemlerde gerçekten bomba gibi filmler önermeyi ve gerekirse tanıtmayı düşünüyorum.

yazdıklarımı okuyup gözlerini benim yazdıklarımla yoran güzel insan... SEVGİLER :)