26 Eylül 2012 Çarşamba

YUNAN EDEBİYATI 1

bilinen en eski uygarlıklardan birisi yunan uygarlığı. yanıbaşımızdaki hani şu "bildiğimiz" yunanlıların bunca güçlü bir edebiyata sahip olmaları beni hep şaşırtmıştır. yakıştıramamışımdır nedense... ama her devirde yaşayan büyük isimlerini yadsınamaz şekilde taktire şayan bulurum kesinlikle. bizim öz edebiyatımıza tesir etmiş değildir yunan edebiyatı. başlangıcında uzağızdır çünkü orta asya türkleri olarak. sonra ise sahip olmuşsak da yunan topraklarına, çoktan kabul ettiğimiz tek tanrılı dine uymayan yapısını kabullenemeyiz yunan edebiyatının. halbuki her bilgi yarışmasında çıkar karşımıza "yunan edebiyatında savaş, ışık, aşk, güzellik vs vs tanrısı kimdir?" diye.

tabi çok tanrı söylencelerinden oluşmaz sadece yunan edebiyatı. bir kere bilinen masal, efsane gibi söylencelerin yanında HOMEROS 'u yetiştirir bize bugün için. m.ö. 9. yüzyılda yetişmiş olan destan şairi Homeros ile başlar işte bilinen tarihte edebiyat. tarihçi Heredot , kesin olmamakla birlikte Homeros'un izmir'de doğduğunu ve iyonya çevresinde yaşadığını kabul eder. bizim aşık veyselimiz gibi kör ve ihtiyar bir şair olduğu söylenir.


Homeros'on bilinen iki destanı İlias (İlyada) ve Odysseia sadece Yunan edebiyatının değil, dünya edebiyatının da önemli yapı taşlarından olan "epos" larındandır.Fakat öz vatanı olan Yunanistan'da özellikle yunan kültürürünün yapı taşını oluşturan bu destanlar edebi değerlerinin yanında kültürel hazine olma değeri taşımaktadırlar. "ilk" olmanın yadsınamaz bir gerçekliği vardır bence bunda. milattan öncesine dayanan eserlerin elimize geçen ilk örnekleri bahsettiğimiz bu yapıtlar. ki bunlar destan, yani sözlü edebiyat ürünü. fakat her şeye rağmen geçen zamanın değişmeyen, değişmeyecek kabullerine ve insani değerlerine  dokunan bu yapıtlar yunanlıların da en değer verdikleri ahlaki ve didaktik ögeleri çocuklara öğretmelerinde faydalı olmaktadır. - bunu söylerken keşke biz de orhon yazıtlarına gereken önemi verip içeriğini her türk çocuğuna işletebilsek demekten kendimi alamıyorum. çünkü orhon yazıtları ilyada veya odesa gibi bir kurmacadan değil, yaşamış, gerçek atalarımızın deneyimlerinden en güzel kalıntı değil mi?-

10 Eylül 2012 Pazartesi

"mucize" diye bir şey yok!

kim demiş mucizeler olur diye? madem oluyor neden biz hep duyuyoruz da hiçbir mucizeye tanık olamıyoruz? evet; varlık, insan, evren bir mucize olabilir görmesini bilene ama hani insanın hayatında onu bir kerecik bulacak mucizelerden biri benim ille de beklediğim.
nasıl ki adalet diye bir şey yoksa bu dünyada, eşitlik diye bir şey yoksa... aynen öyle mucize de yok hatta onlardan daha fazla... gerçi eğer senin mucizen başkasının adaletli seçiminin önüne geçmen demekse... ve hatta sen o mucizeyle mutsuz olabileceksen... olmaması, mucizenin yokluğu daha mı iyi olur acaba?
ille her şeyi hak etmek mi gerekli yani bu dünyada? buna da inanılmaz ya şu şartlar altında, başka çaresi olmayana umut kapısı mı var sanki başka?
ellerimde olmayan bir hayali mucizeler umarak beklemekti belki de benim aczime neden olan. içim temiz ya hani, deli gibi severim ya insanları sırf insanlar diye... hani kimse hakkında kötü düşünmem, kimsenin benim hakkımda kötü düşünebileceğine inanmam ya mizacım gereği... hani kovayım ya deli gibi şefkat duygusu aşılanmış olan her bir hücresine... mucize diye bir şey varsa benden başka kimi bulabilirdi ki hani hak ediyorum ya... ben buyum ya hani buyum işte... baktığında gördüğünden fazlası değil buyum ya işte... ne bir eksik, ne bir fazla....
mucize diye bir şey yok... her şey gerektiği gibi ve gerektiği kadar var sadece. heybemizi boş umutlar ve mucizelerle doldurmak yerine gerçekleri görmek en güzeli her şeyin. zaman her şeyin ilacı mı bilemem. ama şu an gerçekleşmeyen mucizeme iyi bir ilaç gerekli. zaman kadar acımasız olmayan ve bana zaman gerektirmeyecek bir ilaç olsa ne iyi olurdu...
bugün gerçekleşmeyen, gerçekleşemeyen, gerçek olmayan mucizelere içelim..."düş"üncemizken "düş"ümüz olan her şeye...
belki... başka bahara.

4 Eylül 2012 Salı

santay için :)


                                                                          

İnsan insanın kadrini bilmezmiş meğer
Birimiz gülsek, ağlıyor onumuz
Bizden kara değilmiş geceler
Bari karanlık olmasaydı sonumuz
                                Ümit Yaşar Oğuzcan

ne güzel yazarsın sen değerli Oğuzcan!

"bari karanlık olmasaydı sonumuz" değil mi ya...  insan çabalamak ister. doğasında vardır bu. başarmak, çırpınmak, yaşamak ister- anne karnından itibaren daha-. çünkü bu çırpınışın ucunda bir "şey" vardır. "yokluk" insana göre değildir, "var" a inanmak ister insan hep bu nedenden. karanlık bir kuyudaysa var olan ışığa ulaşmak için , bir gizemi çözüyorsa ipin ucunu bulmak için, kördüğüm bir aşktaysa izleri de kalsa ilk haline döndürmek için, okuyorsa bitirmek için, arıyorsa bulmak için, yürüyorsa ulaşmak için çabalar insan.
ama yaşarken ölmek için çabalanır mı hiç?
bir bataklığa mı battık? kurtulmak için daha da çabalarız ışığı kaybetmemek uğruna. feri sönerse çünkü dünyanın, bittiğinin resmidir artık. yaşamak da bunun gibi... çırpınıp dururken hayat batağında, dünyaya ışığımızı saçmak isteriz.  ne yalan ! ışığını saçanlar yitip gitmemiş, hep varlarmış gibi...
pervane ile mumun hikayesidir beni tasavvufta en çok etkileyen... ışığa aşkın hikayesidir yani. pervane böceği ışığa aşıktır , mum da ışıktır ya... pervane sevdiğinin etrafında döner durur ya kavuşmak için ışığına... deli sevdalıdır ya pervane mumun ışığına; kavuşmak için can atar ya sevdalısına... yaklaştıkça sevdiğine canı yansa, kanatları acısa da sevdiğine  kavuşmak için sonunda kapaklanır ya sevdiğinin ışığına... o zaman anlar hani aslında ışık değil, ateştir sevdiği... yakar, kavurur, kül eder pervaneyi. sevseydi ışık da pervaneyi yakar mıydı onu hiç tam kavuştuğu anda? mum bedendir ya o ışığa; pervaneden sonra kahrolur ruhunun onu yakmasına. ruhu yanarken o da acı çekmektedir aslında. ve mumun kaderi de kendi gözyaşlarının içinde boğulmaktır ya sonunda...
bizim ışığımız cennet ise eğer ve ona ulaşmak için çabalıyorsak ya yanarsak biz de pervane misali... pervane yanarken mutlu muydu acaba mumun ışığında? mum pervane için mi ağlıyordu hikayede yoksa onun da sevdiği, özlemini çektiği başka bir şey mi vardı?rüzgar mıydı acaba? öyle ya, rüzgarla o da kavuşamazdı, rüzgar gelirse o sönerdi...yağmur muydu yoksa? "sevdadandır" deyip göz  yummalı mı böyle kavuşmalara?çünkü öyle ya,
bazı kavuşmalar hüsranla biter ve seven her zaman daha çok acı çeker klişesi en doğrularındandır ya hayatın ...

oğuzcan, belli ki hayat yolunun sonunda bir ışık olduğuna kuvvetle inananlardan değildi. halbuki dedim ya,insan inanmak ister... karanlıkta binlerce yıl kalsak da uğruna canımızı verbilecek bir ışık  ümidi her şeyi çok daha güzel yapmaz mı? karanlığı gösteren, ışığı da gösterir bize değil mi?

o halde ışığa aşık olmaya varım ben delice... uğrunda acı da olsa, yanıp kül olmak da çabalamak var insanın doğasında...

sevgiler...