23 Ekim 2012 Salı

AMAK I HAYAL 4

                                                                  - BİLSEYDİM-


"ilk abinden duymuştum öleceğimi. askerdim oysa, senden zaten aylardır uzaktaydım. askeri hastanede benden aldıkları örnekleri abinin çalıştığı üniversitenin pataloji bölümüne göndermişler, çıkması iki haftayı bulur demişlerdi. içimi kemirdi, dayanamadım. tanıdık sokarsan araya sonuçları çabuk alırsın dediler, abini aradım. hastaneye geldi ya aynı gün , bir şey demedi. ben de sormadım gerçi. ikimiz de yutkunmanın verdiği zorlukla birbirimize bakarak oturduk sadece o hastane odasında. sonra beni taburcu ettiler... umutlanmıştım. bir şey dememişlerdi çünkü hastaneden de. öyle ya olsaydı gerçekten bir şeyim, söylerlerdi, değil mi... annenlere gittim sonra. herkesin gözünden bir hüzün perdesi geçiyordu bana değdiğinde gözleri. kuşkulanmıştım ya , ne kadar kötü bilmiyordum. yemek masasına oturttular beni. abin havadan sudan konuşmaya başladı önce. sonra asıl söylemek istediklerine geldi sıra. ama hibir vakit o açık açık söylemedi, ben de açık açık sormadım. çünkü aklımda sadce tek şey vardı; bana bir şey olursa sen ve oğlumuz ne yapacaktı ??? bilseydim size böyle acıları yaşatacağımı... içimden geçen buydu sadece. ama bilemezdim ve kader bana gerçekten acımasız davranıyordu. zaman ise su gibi akıyordu bana, hayata, nefes almaya inat. aldığım her nefes bana zamanımın dolduğunu hatırlatıyordu. bazen nefesimi uzun uzun tutuyordum belki üç beş nefes fazla yaşarım diye... üç beş nefes demek sen demektin çünkü... daha yirmi dördündeydin... nasıl kıyardım sana, incitmeye deli gibi korktuğum, canını her şeyden sakındığım sana
, sultanıma en büyük acıları nasıl yaşatırdım acımasızca..."


bayram yaklaştı. abim tatilini geçirmek için geldi yanıma. seni yad ettik uzun uzadıya. tüm gün seni anlattırdım ona. içim acısa, yansa, paramparça olsa da her defasında, senin adının geçtiği cümleler kurdurdum ona. her cümlenin başında söylesin senin ismini istedim. bir zamanlar var olduğunu, aklımın yerinde olduğunu, hayatımın bir döneminde- en mutlu döneminde- seninle birlikte olduğumu başkalrının ağzından senin adını duyarak hatırlamak istedim. ismin bir cümleye özne olduğuna göre, vardın sen... ne kadar uzak olsa da o yıllar şimdi bana... biz bir cümlenin öznesiydik bir zaman, emin oldum buna. ve anlattı abim :
"beni aradı bir gün. dersten yeni çıkmıştım. telefon var dediler, gittim; oydu. pataloji bölümüne gittim söylediği sonucu almaya. içimde hiçbir hissiyat yoktu. girdim, oturdum doktorun karşısındaki koltuğa. görmemiştik birbirimizi ama tanıdık olmaya da gerek yoktu zaten. hastanın adını sordu, söyledim. yüzünde bir şaşkınlıkla sordu neyi olduğumu. iki aylık ömrü olduğunu söyledi sonra. şimdi filmlerde ne zaman duysam o an gelir aklıma. yalan değil, böyle bir sahne var gerçekten... hakikaten birilerine söyleniyor bu laf ne kadar avangart gelse de insana... şaşırmıştım. kalbim deli gibi atmıştı. doktor çocuğu olup olmadığını sordu ; 'var' , dedim 'dört yaşında.' zihinim donmuştu. benim küücük kardeşimin o muhteşem karakterdeki kocası mıydı gerçekten bahsettiği hasta ? ayaklarım bitap bir halde çıktım odadan. hastaneye, onun yanına gidecektim, söz vermiştim. vermiştim ya, nasıl, ne yapacaktım ? hastaneye gittim sonra nasıl geçtiğini anlamadığım bir buçuk saatin sonunda. 'iki ay', ' kanser', dört yaşında' ... kelimeler dolanıyordu kafamda. isyan etmek istiyor, edemiyordum. doktorun yanına gidip durumu izah ettim önce. doktor hastaya söylenmesi gerektiğini düşün se de yalvarıp kendim söylemeyi istedim. çıkıp odasına doğru giderken beş tane asker gördüm, hemşirelerden birine onun adını soruyorlardı. hemen yanlarına gittim ve kendimi tanıttım. onu nasıl sevip ne kadar meraklandıkları yüzlerinden okunuyordu. 'askerler komutanlarını sevmez çoğunlukla , neden o kadar seviyorsunuz onu? ' diye sordum. birbirlerine baktılar. 'o bizim için komutan değil ki... o buz gibi soğuk havalarda ellerimizi avucunun içine alıp ovuşturan  bir baba bizim için. yanımozda olmayan ailemizin yerine biz onu koyuyoruz. ' dediler. dudaklarım titredi, gözlerim doldu, içim acıdı. 'ailenizi kaybediyorsunuz.'dedim içimden ama dilim söyleyemedi. askerler girip gördü önce sonra ben girdim yanına.benden bir haber bekliyordu gözleri ya dili arıp sormuyordu benim dilimin varıp söyleyemediğim gibi... az sonra doktor geldi. planladığımız gibi taburcu ettiler ve ben gereken açıklamayı yapacaktım eve gittik.telefon açıp söylemiştim evdekilere. yüzlerinden okunuyordu her ne kadar belli etmeyin desem de... iki ay sonra ölecek birine bakar gibi bakıyorlardı ona tam da... o sakindi. tutuktu biraz, kafası doluydu belli ki ama bir şey demeden yapması erkenleri yapıyordu. banyoya girip uzun süre çıkmadı önce. sonra masya otururken bacağını zorluyor gibiydi. şimdi hastalık daha net görünüyordu hepimizin gözüne. sanki doktor söylemeseydi de bugün anlayacaktık halinden onun... öyle değildi oysa. henüz yirmi yedi yaşındaydı. bunu düşününce konuya girmek için "sen kaç yaşındaydıni ali?' diye sordum. 'yirmi yedi.'dedi. .'yeni girdim.' gözlerimin içine baktı. bana cesaret vermek istiyordu, belliydi. ' yaa, hayat böyle... zamansız oluyor bazen her şey, n'apacaksın... kader...'dedim. durdu iki dakika önündeki tabağa boş gözlerle bakarak.'kendime üzülmüyorum da, oğlumla karım ne olacak?..' dedi içimi yakıp geçen bir ses tonuyla. masadakiler o zamana kadar zorla tuttukları hıçkırıkları salıvermişlerdi artık. hayat durmuştu. dünyada yaşanabilecek en acı hatıralardan biri yaşanıyordu o an o masada. gencecik bir kadının kocası, küçük br yavrucağın babası bitmiş bir halde kim bilir belki ölümünü, belki cenazesini kimlerin taşıyacağını, belki çocuğuna kimin sahip çıkacağını , belki de karısının bu yükü nasıl taşıyacağını düşünüyordu. zaten sonrası hızlı gelişti. tezkersini aldı ve senin yanına koştu vakit kaybetmeden ."

evet, vakit kaybetmeden benim yanıma koşmuştun. kapıyı açıp seni karşımda görünce nasıl da sevinmiştim. üzeriden asker üniforması vardı. postallarını açmak için eğilememiştin. ben çözmüştüm bağcıklarını ama neyin var diye sormak gelmemişti aklıma mutluluktan... sen gelmiştin, oğlumuz ayaklarımızın altında dolanıyordu, biz birbirimizi hasretle kucaklıyorduk... yaşadığımız en mutlu anlardan değil miydi? "n'olur hep böyle mutlu olalım, allah bozmasın!" demiştim içimden. bilmiyordum son mutlu anlarım olduğunu. senin o kapıdan son girişin olduğunu bilemezdim ...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder